Bir saniye susar mısın bu anı hafızama kazımam gerekiyor.
Hep böyle oluyor. Her defasında gözleri uzakları seven adamları seviyorum. Ama senin gözlerin. Senin gözlerin bir defasında konuştu. Sen susuyordun, her zamanki gibiydin. Sakin sessiz bakıyordun. Ama yemin ederim, gözlerin bir defasında benimle konuştu adam.
hay yaşa.
Şaka değil ha, koşarak geldim. Bazı şeyler için, bazen özür dilerim, ben bugün en sevdiğim renge olan inancımı kaybettim. Bir bardak çay içelim mi? Biliyor musun, ben bir defasında çayların en acısını, sahile bakmayı en çok sevdiğim semtte içtim sonra denizi.
Sigaran var mı?
Teşekkürler, haklıydın.
Bazen, belki böyle olması gerekirdi.
Alıp başımızı gidelim ve kimse nereye diye sormasın.
Boşver, sırf kendimizi mutlu etmek için herkesi mutsuz da edelim, yürü.
Sakin olmamı isteme benden koşarak geçmek istiyorum bütün kaldırımları.
Öylesine yemyeşil çimler. Çimenleri yeşil yapmak hangi Tanrı’nın fikriydi? Bilmiyorum. Ne güzel fikir. Bugün ben sadece yeşile inanıyorum. Sadece çimlerin yeşiline. Sonra, sonrası bir avuç kuru yaprak. Öylesine bir şeylerden bahsediyorum.Ve sağ elin sağ omzumun oralarda bir yerlerde sıcacıktı.
Bazen diyorum, azıcık mutluyum diye, sigara içmeyi bırakacak değilim. Öyle bakma bana haklıyım. Hem bak sigara içmesek, içinde bulunduğumuz dramın farkına bile varamayacağız.
Hayatımda güzel insanlar var, birde hayatımdan çıkan başka güzel insanlar.
Bir süredir mesafelerden sürekli yakınıyor olmak çok sıkmış olacak ki, kendime üzülecek başka eski hikayeleri hatırlattım. Arada yapıyorduk bunu hatırlıyor musun? Nereden hatırlayacaksın üzerinden asırlar geçti. Baksana o zamana ait bütün binalar boşaldı, sıvaları döküldü. Eskiden kaldırım olanların bazıları ise artık yok.
Bazı kaldırımlar ise hiç yok olmadılar. Bir defasında bütün taşlarına gözlerimi sürterken bana daha güzel anılar vereceklerini söylememişlerdi. Öyle ya, taşlar konuşamazdı değil mi? Değil tabii sen nereden bileceksin.
Sahi, kapının üzerindeki yolcu vardı mı gideceği yere?
Perdelerin turuncu tül olduğunu not etmemiş olsaydım hatırlamazdım ama inan bu unutkanlığın seninle bir ilgisi yok. Tamamen yeni bir macera bu. Daha güzel dalgalanan bir denizin olduğu, daha dolambaçlı yolları olan bir şehirde geçiyor.
Bir süredir mesafelerden sürekli yakınıyor olmak beni sana getirmiyor, korkma. Ben öğrendim, bizi kavuşturan bir mesafe yok. Çünkü olsa bile ben hiçbir ucunda durmuyorum. Üzgünüm, odanın ortasından deniz geçtiğini yazmamış olsaydım, böyle hissettiğimi bile hatırlamazdım.
Şimdi buraya başka notlar düşeceğim kendime. Diyeceğim ki; hikaye, kaldırım taşları konuşan bir şehirde geçiyordu.
Daha önce dedim sana, biraz gittikten sonra yolun gidilmelik değil dönülmelik bir şey olduğunu anlıyor insan. Biraz sigara, biraz şehrin bezginliği kalacak hafızamda sonra. Bu şehrin çirkin olduğuna inandırıp kendimi gün gelecek, gideceğim. Boğulacak başka denizler, kaybolacak başka kalabalıklar arayacağım.
Sonunda olacak.
Burada ki bütün buzlar eridi.
Her şey olup bittikten sonra geriye dönmek imkansız değil belki ama çok köprüler çok sular bulmak gerek. Denk getirmek gerek suları köprünün altına. Zamanlar çok zamanlar geçmeli, yaşanan her şey bir masala dönmeli. Çok sonraları belki bir daha asla oturamayacağın çimlerin ve edemeyeceğin muhabbetlerin arkasından görürsün. Gülemediğin anların hatırına biraz hal hatır sorarsın.
Senden beklediğimin bir özür olmadığını anlamış olman gerekirdi.
Bana kalsa kuracağım hayatta ki insanların çoğu kendi istekleri ile çekip gitmeye karar verdiklerinde çokta büyük değildim. Tabii bunu çok sonraları anlayacaktım. İşte böyle düşünecek olursak çokta küçük sayılmazmışım. Doğrusunu istersen, dündü.
Bütün buzlar çözüldü bir ben kaldım. Anlatabiliyor muyum? O kadar güneş özlemi içinde uyandım bilmem kaç sabaha, güneş geldi gülemediğimiz günlerin hatırına ayak üstü hal hatır sordu. Yine olmadı kaldım böyle. Soğuktan da değil anlamadım, ateşim var aslında. Sanırım bana göre değil bu. Korkuyorum.
Uzak iyidir demiştim ya sana, vazgeçtim.
Zor böyle.
Bir kaç milyon defaydı bende üzüldüm. Neye yarar biliyor musun, hiçbir şeye. Bir zamanlar ufak minik parçaları birleştirip, çıkan fotoğrafları çerçeveletmeyi çok severdim. Çerçeveletir sonra da aklımın ön raflarına dizerdim. Her yeni gün kalkıp özenle tozlarını alırdım.
Çok zaman geçti.
Dünya hayaletlerimizden kaçmak için çok küçük. Aptal kutuları bu işi dahada zorlaştırıyor. Senden başka kimse umrumda değil ama korkularım senin değil başkalarının eserleri. Hepsini sana emanet ettiğim için özür dilerim.
Burası çok güzel keşke hemen gelebilsen. Biliyor musun dün hava güzeldi ama bu sabah kırmızı gibi ama değilde gibi olan çok sevdiğim perdelerimi çekince bembeyaz bir kar manzarasına uyandım. Kuzey böyle bir yer işte, soğuk. İnsanları donuk fazla gülmüyor.
Oysa sen öyle misin ya.
Kocaman ağaçların arkasından bazen uzakları görmek zor. Dünya senide alıp gitmek için çok küçük, fazla gidemeden yorulurum ben biliyorum. Çok çirkinim bu sabah özür dilerim. Komik beni hiç tanımıyorsun. Birileri sana benim sabahları nazik ve sabırlı biri olmadığımı açıklasın. Yoksa çok üzüleceksin.
Şaka yapıyorum, kar taneleri dışında anlattığım bütün hikaye bir yalanın üstüne kurulu. Sadece kar taneleri doğru çünkü burası Kuzey’in daha yukarısında. Sanki hep gece. Sanki hep gündüz.
Şey diyorum, uyan.
Geldik.
Yazdığım binlerce kelimeyi kaybettim.
Şimdi elimde kalan kelimelerle güzel pastalar yapıyorum. Ama önce sana biraz camımdan gözüken ağaçlardan bahsetmek istiyorum. Benim pencerem tam ağaçlarımın bittiği yerde başlıyor. Yatağımdan baktığımda sanki uçlarında bulutları taşıyor gibiler biliyor musun? Bulut olduğunda tabii. Bazen hiç bulut olmaz işte öyle zamanlarda mavisi var gökyüzünün birde beyazları.
Sanıyorum, başka bir yerden izlemek istemezdim. Sanıyorum, izleyemezdim. Birde benim camımdan bakınca başka insanların arka camları gözüküyor. Hani arka camlar vardır, bir dolabın arkasında kalan ve hiç açılmayan, sararmış perdeli, gölgesiz camlar. İşte onlar.
Belli belirsiz gölgeler oynatıyorum camlarda. Ellerimle kaybettiğim en güzel hayvanları koşturuyorum. Çocukken aynı şimdi camımdan gözüken evlerden çizerdim. Kutu kutu, üçgen çatılı. Buradakilerin kırmızı çatılarında gökyüzünün beyazlarından var. Benimkilerde olmazdı. Anneannem “hep yaz var resimlerde baksana bacadan duman çıkmıyor ve güneş var.” derdi.
Oysa beyaz boya yoktu.
Oysa bacası tüten evde yaşamak isterim.
Korkutma beni, gel buraya haydi. Ağaçlar dallarında bulutları taşıyor diyorum daha önce hiç gördün mü böyle bir şey? Gelsen göreceksin, kocaman mavisi gökyüzünün. Bu kadar mavisini görmedin eminim.
Nasılsın?
Demiştim buralar biraz soğuk diye. Çok anlamadın çünkü sen İstanbul’un gölge sokaklarında bu kadar soğuk hiç görmedin. Burası soğuk, ben ellerim cebimde yürümüyorum tam senin söylediğin gibi. Yerler hep buz düşünebiliyor musun? Gerçi yağmur yağdı dün gece kar ve buz kalıntılarını götürdü. Çok şiddetli yağdı ve her şeyi götürdü işte. Zaten hep öyle olur, su her şeyi götürür.
Menüde bütün içeceklere bakıp en son su sipariş ederdin güzel ellerinle. Hatırlıyor musun, su bile içsen hep seninki daha güzel olurdu. Yemeğini bana verirdin adam sen. Bir öğleden sonraydı ve Kadıköy nasıl sıcak. O kadar sıcak ki birazım buharlaştı. Ben karşıya çok geçmem, Kadıköy’ün sokaklarını da çok bilmem. İşte o gün ben ağlaya ağlaya senin tostunu ısırıyordum ve karşıdaydım. Kadıköy çok sıcaktı.
Senin hafızan hem çok kuvvetli hem çok zayıf, biliyorum.
Beni sevdiğini unutma yeter diyorum o kadar.
Burada hep korkuyorum. İnsanların yüzleri asık ve aynı hava gibi soğuk. Dakikalara beni sana getirmelerini söylüyorum, merak etme getiriyorlar. Her yeni sabaha beni sana yaklaştırdığı için teşekkür ediyorum.
Merci le soleil, bonjour.